TİYANŞAN

Ükücülüğü ve Ülküdaşlığı Tatmak İçin...
 
Anasayfa::.ANASAYFA.::SSSAramaKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yapBAŞBUĞ

Paylaş | 
 

 DAVA NEDİR, DAVA ADAMI KİMDİR?

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Gökberk TİYANŞAN
REİS
REİS
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 606
Yaş : 33
NERDEN : İstanbul
KİŞİSEL MESAJ : Konu Ekleyen Ülküdaşlarımıza Teşekkür Etmeyi Unutmayın..!
Kayıt tarihi : 31/07/08

MesajKonu: DAVA NEDİR, DAVA ADAMI KİMDİR?   Cuma Nis. 24, 2009 5:02 pm

Düşünmeyi ertelediğimiz, muhakeme etmeyi unuttuğumuz için kavramların dünyasından hızla uzaklaştık. Konuşurken 150–200 kelimeyle yetinir olduk, rüzgârın önünde savruluyor, akıntılarla sürükleniyoruz.

Bugün "dava" dediğimizde, hak aramak maksadıyla mahkemeye müracaat etmekten başka bir karşılık düşünen kaç kişi kaldı? Alacak-verecek davaları, emlak-arazi davaları, miras-veraset davaları vs.

Daha 30–40 sene öncesine kadar hiç değilse bizler, Türk Milliyetçileri, dava dediğimizde, yoluna baş koyulan, uğruna adanan, gerçekleşmesi için bir ömür boyu mücadele edilen gaye, fikir, ideal, ülkü akla geliyordu. Bu davaya gönül verenler, ömür verenler de dava adamı, gaye insanı, mefkureci, ülkücü diye adlandırılıyordu.

17, 18, 20 yaşlarındaydık ve hepimiz dava adamlarına imreniyorduk, onlar gibi olmaya can atıyorduk. "Türk Cihan Hakimiyeti" mefkuremizdi, "nizam-ı alem" ülkümüz, "ilay-ı kelimetullah" davamız ...

Peki, kimdi dava adamı, ayırt edici vasfı neydi? Bugünkü sohbetimizde bu ışıklı dünyaya küçük pencereler açmaya, bu kahramanların dünyasını ve bu dünyanın kahramanlarını anlamaya çalışacağız.

Dava adamı, yeryüzüne hangi gaye ile gönderildiğini idrak eden insandır.

O, tesadüfen bu "kahrolası dünyaya" gelmiş; hayatı "ye-iç, sömür-geber"den ibaret bir mahluk değildir. Dava adamı; bir planın, bir gayenin icabı olarak, bir misyonu gerçekleştirmek için dünyaya gönderildiğine inanır.

Yaşadığı her an kayıt altına alınmaktadır. Yaptığı ve yapmadığı her şeyin sorumluluğunu üstlenmiştir. Her nefes "huzur"dadır. Ne ile meşgul olursa olsun, İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi, "el işte, gönül hazrette" makamındadır. Yavuz Sultan Selim'in, ölüm döşeğinde kendisine "Sultanım, Hak ile olmak zamanıdır" diyen yaverine; "Hasan Can, sen bizi şimdiye kadar kiminle bilirdin?" diye kükreyişini hatırlayalım.

Dava adamı, "bir kere azmettin mi, Allah' a güvenip dayan... " hitabına kulak vermiştir. Azim ve irade sahibidir. Aynı noktaya düşen su damlalarının mermeri bile eritebileceğini bilir. Çanakkale'de askerlerine "size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum" diyen komutan da, ona tereddütsüz itaat eden askerleri de azmin, sebatın ve inancın zaferini tescil etmişlerdir.
Dava adamı engellere boyun eğmez. Yılgınlık, çaresizlik, ümitsizlik göstermez. İstanbul kuşatmasının en zor anlarında, "Ya Bizans beni alır, ya da ben Bizans'ı" diyerek atını denize süren Sultan Fatih gibi hedefine kilitlenmiştir. Mustafa Kemal, dört bir yandan işgal edilmiş Anadolu'yu kurtarmak için harekete geçtiğinde önce zihinleri düşmana teslim olmaktan kurtarmıştır:
"Ona ordu yok, dediler, kurulur dedi; para yok dediler, bulunur dedi; düşman çok dediler, yenilir dedi ve bütün dedikleri oldu."

Şair Behçet Necatigil'in dediği gibi;
"Ya ümitsizsiniz, ya da ümit sizsiniz,
Ya çaresizsiniz, ya da çare sizsiniz"

Dava adamı için davası vardır. Makam-mevki, mal-mülk, iktidar-itibar uğruna dava terk edilmez. O satmayan ve satın alınmayan insandır.

Hz. Muhammed İslam hakikatlerini tebliğe başlayınca iktidarlarının sarsılacağını, putlarının yıkılacağını hisseden müşrikler ona aracılar gönderdiler. Tebliğinden vazgeçmesi şartıyla, servetlerine ortak etmeyi, Mekke'nin en güzel kadınlarını göndermeyi teklif ettiler. O'nun muhteşem cevabı dünya durdukça dava adamlarına ışık tutacak: "Sağ elime güneşi, sol elime kameri verseler yine bu Hak davadan dönmem. Ya bu dava yürür veya Allah yolunda bir Muhammed ölür!"

Dava adamı, ahde vefa, emanete sadakat gösteren kişidir. Hz. Muhammed, peygamber olmadan önce de Mekke' de en çok güvenilen kişi idi. Ona Muhammed’ül Emin diyorlardı. Emin, yani, inanılır, güvenilir, can, mal ve ırz emanet edilebilir kişi... O müminleri, elinden ve dilinden kimsenin zarar görmediği, yanında emniyette olunan kişiler olarak tarif ediyordu.
Dava adamı noksanı, hatayı, kusuru başkasında aramaz. Bir eksiklik varsa o, kendisinden kaynaklanmıştır. Atalarımız, "ayağın taşa dokununca kalbini yokla" diyerek sürekli tetikte olmamızı istemiştir. Hz. Peygamber bir gün arkadaşlarının arasında bir kırgınlık olduğunu hissetmiş ve "Bana ne oldu ki, sizleri böyle ayrı ayrı görüyorum?" diyerek bize önemli bir mesaj vermiştir.
Gaye insanları kendini sorgulamayı, hesap günü gelmeden nefislerini hesaba çekmeyi huy haline getirmiştir. Çünkü "dosdoğru olmak" emrolunmuştur. Bu dikkat, öz denetim Peygamberi bile ihtiyarlatmıştır.

Yine Peygamber Efendimiz, "Hepiniz çobansınız ve maiyetinizdekilerden (yanınızda bulunanlardan, idareniz altındakilerden) mesulsünüz (sorumlusunuz)" buyurmuştur. Onun yolundan gidenler sorumluluk duygusunu bir ahlak ilkesi olarak hayatlarına temel yapmışlardır.

Mehmet Akif’in "Kocakarı ile Ömer" şiirinde Halife Ömer'in ağzından anlatılanlar bir sorumluluk anıtı gibi durmaktadır:
"Kenar-ı Dicle'de bir kurt aşırsa koyunu,
Gelir de adl-i İlahi sorar Ömer'den onu!
Bir ihtiyar karı bi-kes kalır, Ömer mes'ul!
Yetimin, girye-i hüsran alır, Ömer mes'ul!
Bir aşiyan-ı sefalet bakılmayıp göçse:
Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
Zemine gadr ile bir damla kan dökünce biri:
O damla bir koca girdab olur boğar Ömer'i!
Ömer duyulmada her kalbin inkisarından;
Ömer koğulmada her matemin civarından!
Ömer halife iken başka kim çıkar mes'ul?
diye devam eder ve;
"Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu barı sırtına sen?" diye hayıflanır.

Evet, dava adamları, büyük ruhlar kütlelerin yükünü taşırlar; belleri bükülünceye, takatleri kesilinceye kadar... Koca Fatih, "Eğer mümkün olsaydı milletim için küre-i arzı (yer küreyi) sırtımda taşırdım" demiştir.

Dava adamları sevgi ve müsamaha kaynağıdırlar. Hürmet, hizmet ve merhameti birleştiren aşk ahlakına sahiptirler. Yunus Emre, "sevgi gelince tüm eksikler tamam olur" diyor. Yine onun;
"Elif okuduk ötürü
Pazar eyledik götürü
Yaratılanı hoş gördük
Yaradan' dan ötürü"
ifadeleri aşk ahlakını yansıtmaktadır.

İnsan, bizim anlayışımızda halifetullahtır, yani Allah'ın yeryüzündeki halifesi ... Tabiat, hayvanat, bütün yeryüzü insanın emrine emanet edilmiştir. Dünyayı dedelerinin mirası zanneden mirasyediler, yeryüzünün kaynaklarını har vurup harman savuran barbarlar, emeği sömürüp tüketimi kışkırtarak gününü gün edenler büyük adam olamazlar.
Büyük insanlar her adımını buz üstünde yürürcesine dikkatle atan, sırtında yumurta küfesi, bedeninde insanlığın sancısını duyanlar arasından çıkar. Necip Fazıl, Sakarya Türküsünde, bu büyük sorumluluğun idraki içinde;
"Eyvah eyvah Sakarya'm, sana mı düştü bu yük?
Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük" diye sızlanır.

Üstad, davasını emanet edeceği gençliği tarif ederken;
" - Kim var? diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert "ben varım!" cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!" fikrini besleyici bir dava ahlakına sahip bir gençlik... " diyordu ve devam ediyordu;
" ... zifiri karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü keskin ve gerçek kahramanlık madeniyle sahtesini ayırt etmekte kuyumcu ustası bir gençlik...”

Gençlik, delikanlılık çağıdır. Kanın kaynadığı, coşkunun, heyecanın zirve de olduğu demlerdir. Güç, kuvvet irade ile zapt olmazsa nefs aklı mağlup edebilir. Onun içindir ki, kahramanların arkasında bilgelerin gölgesi bulunur. Şeyh Edibali’nin Osman Gazi'ye nasihatini hatırlayalım:

"Ey Osmancık; beysin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül almak sana; suçlamak bize, katlanmak sana; bundan böyle, yanılgı bize, hoş görmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adalet sana; kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey Osmancık bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengeçlik bize, gayret sana; uyuşukluk bize, rahat bize, uyarmak şevklendirmek, gayretlendirmek sana"
"Nizam-ı alem" ülküsünü, "İlay-ı Kelimetullah" davasını hayatlarının gayesi olarak bilenler; "halka hizmeti Hakk'a hizmet" olarak bellemişlerdir. Yüzyıllarca bu topraklarda sevgi, hoşgörü, diğerkâmlık, kucaklayıcılık, cömertlik, alçakgönüllülük gibi değerler dervişlerin, gazilerin, bacıların, alperenlerin ahlakı olarak yaşanmıştır.

Sözlerimi büyük destan şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun Alperenler Destanı'ndan alperenleri anlattığı dizelerle tamamlamak istiyorum.

Alperenler Destanı
Niyazi Yıldırım GENÇOSMANOĞLU

Alperenler… Bir aşılmaz dağdılar…
Aydınlığa gönül verip, yıldızları sağdılar.

Nurlanıp, nur üstü nurdan
Tekbirlerle doğdular…

Tek başına destandılar,
Tek başına çağdılar…
Çoraklarda gül açtıran kılıçlarda,
Zağdılar…
Tufan olup sığmazlarken evrene,
Sevgi olup, gönüllere sığdılar…
İman ile, erdem ile, aşk ile,
İnsanlığı kenetleyen bağdılar…
Ezandılar, mehterdiler,
Sancaktılar, tuğdular…
Bunaltılar ülkesi günbatıya,
Rahmet olup yağdılar…
Ulaştırdı nal sesleri,
Altaylardan Tuna’ya…
Uzanırdı kılıçları,
İstanbul’dan Sina’ya…
İnsanlığı yerden alıp
Yükselttiler manaya…
Özde insan, yüzde insan,
Gözde birer devdiler…
Öylesine kükrediler,
Öylesine sevdiler…

Can NUMAN

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://tiyansan.hareketforum.com
 
DAVA NEDİR, DAVA ADAMI KİMDİR?
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» HİCRET NEDİR?

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
TİYANŞAN :: ÜLKÜCÜ HAREKET :: SEMİNER NOTLARI-
Buraya geçin: